KOŞULLAR ZORLU OLSA DA YÜZLER DAİMA GÜLER!

KOŞULLAR ZORLU OLSA DA YÜZLER DAİMA GÜLER!

Değerli okurlarım,
Emre Pekçetinkaya benim asistanım. Bir yazı gönderdi, izniyle paylaşıyorum. Yorum ve görüşlerinizi eminim o da benim kadar merak ediyordur. Sağlıklı günler dileğim ve sevgimle.
***
Sokağımızda, karşı binanın giriş katında bir hurdacı dükkanı var. Küçük bir mekan. Çoğunlukla öğleye doğru açılıyor ve sonrasında önünde daima bir hareketlilik oluyor. Üç tekerlekli el arabalarını dolduran seyyar hurdacılar buraya geliyor, türlü eşyalardan oluşan yüklerini boşalttıktan sonra yeniden yollara düşüyorlar. Biri gidiyor diğeri geliyor derken bu döngü akşama kadar böyle sürüyor. Sabaha karşı saat üç dört civarında ise kapıya yanaşan bir kamyonete, gün boyu toplanan bu mallar; kap kacaklar, ütü masaları, tüplü televizyonlar ve daha çeşit çeşit eskiler yüklenip gidiyor. Böyle anlatınca bu dükkanın epey gürültülü olduğu düşünülebilir fakat öyle değil, hem gece hem de gündüz çok özenli bir sessizlikle işlerini yürütüyorlar. Besbelli ki etrafı rahatsız etmekten çekiniyorlar.
Dükkanın hemen karşımda olmasından dolayı pencereden her baktığımda tüm bunlara tanık oluyorum ve sanırım diğer komşulara nazaran benim daha fazla ilgimi çekiyor. Çünkü bu işle ilgili çocukluk günlerimden kalma epey bir bilgim, dahası her zaman keyifle hatırladığım hoş hatıralarım ve yaşama dair öğrendiğim hakikatler var.
İlk okula başladığım sene, mahalle kültürünün canlı bir şekilde yaşadığı, komşular arasında sohbet muhabbetin çok güçlü olduğu bir sokağa taşındık. Öyle ki her gün kapılarda oturulup sohbetler ediliyor, çaylar içiliyordu. Özellikle yaz akşamları bu sohbetlere erkekler de katılıyor, çok keyifli anlar yaşanıyordu. Ayrıca burada yardımlaşma da çok güçlüydü ve tüm işler imece usulü görülüyordu. Söz gelimi birine kışlık odun gelse baltasını kapan yardıma gidiyor ya da biri halı yıkayacak olsa fırçasını alan yardıma koşuyordu. Bu keyifli sokakta bizim de kısa zamanda çok yakın ilişkilerimiz oldu. Samimiyetimizin en hızlı ilerleyip güçlendiği komşumuz ise alt katımızda oturan Refik amcalardı.
Refik amcanın mesleği hurdacılıktı, esasında tüm aile birlikte çalışıyordu lakin bu iş üzerine bir dükkanları ya da arabaları yoktu. Ortalama haftada bir kez, aynı zamanda biz çocukların da oyun alanı olan yandaki arsaya bir kamyonet yanaşıp kasasındaki hurdaları boşaltıyor, Refik amca ve eşi Nurgül abla hemen çalışmaya başlayıp bu hurdaları sökerek metallerine göre ayırmaya girişiyorlardı. Çocukları Erhan abi ve Esma abla da okuldan sonraları arsaya geçip onlara yardım ediyor, herkes kendince bir işin ucundan tutuyordu. İki üç gün yoğun bir şekilde çalışarak işlerini bitiriyor ve sonra ayırdıkları bu parçaları aynı kamyonet alıp götürüyordu.
İlk günlerde bir müddet onları uzaktan uzağa izledim. Her ne kadar hurda toplayan arabaları her gün görsem de yaptıkları işin emsalini daha önce hiç görmemiştim. Ayrıca çekiçle, keskiyle, torna vidayla uğraşmaları fazlasıyla ilgimi çekiyordu. Çocuklarıyla arkadaş olmam sayesinde yanlarına sokulmaya başladım ve sıcak kanlı davranışlarıyla onlarla olmaya hızla alıştım. Artık arsadan çekiç seslerini duyunca doğruca yanlarına gidiyor, ortalığa şöyle bir göz atıp uğraşabileceğim bir hurda eşyanın, mesela bir radyonun ya da bir elektrikli süpürgenin başına geçip sökmeye koyuluyordum. Bu tür elektronik aletleri parçalayarak mekanik aksamlarını görüp kurcalamaktan müthiş bir keyif alıyordum. Her şey bozuk olduğu için bir şeyleri bozma ya da zarar verme tehlikem de yoktu. Dikkatli olmam koşuluyla burada zaman geçirmeme annem de ses çıkarmıyordu, ki zaten Refik amca tehlikeli olabilecek işlerden beni uzak tutuyordu.
Yanlarında zaman geçirdikçe yaptıkları işin detaylarına da hakim oldum. Sökülen hurdalar başlıca birkaç türe ayrılıyordu. İlk ikisi bolca çıkan plastik ve demirdi; fiyatları ucuz olduğu için pek bir ehemmiyetleri yoktu. Sonrasında alüminyum geliyordu, parlak ve hafif bir yapıda olan bu metalin ederi yüksekti. Bunlardan daha nadir karşımıza çıkan bir başka metal ise “sarı” ya da diğer bir adıyla pirinçti. Bakır ve çinkonun alaşımından elde edilen pirincin göze çok hoş gelen bir rengi ve dokusu vardı. Epey de iyi bir fiyattan satılıyordu. Hurdaların içinde en az miktarda çıkan ve en yüksek değere sahip olan metal ise bakırdı. Yükte hafif pahada ağırdı, bu sebeple bir anlamda hurdacının altını sayılırdı. Refik amca, bir motordan ya da bobinden kesip çıkardığı bakırı, yanıbaşındaki kovaya biriktirir, iş bitince de dikkatle tartardı. Bu kova çok önemliydi, kazancın ne kadar olacağını en çok o belirliyordu. Bu sebeple kova doldukça Refik amca başta olmak üzere tüm ailenin yüzüne dışardan fark edilmesi kolay fazladan bir neşe gelirdi. Emeğin, gayretin ödülü olan bu neşenin çok hoş bir lezzeti vardı… Onlarla birlikte her seferinde ben de bu neşeyi paylaşırdım.
Yaklaşık üç yıl boyunca haftanın birkaç gününde Refik amca ve ailesinin yanında zaman geçirdim. O günleri en kendine özgü ve değerli çocukluk anılarımdan biri olarak hatırlıyorum. Evet zor bir işti; pek çok kişinin gözünde çöp mahiyetinde olan bu eskimiş ıvır zıvırlar kaba saba, kirli-tozlu ve yağlıydı. Dolayısıyla arsadan eve ellerim ve üstüm başım temiz dönmezdim. Fakat orada hissettiğim birkaç temel duygu vardı ki, bunların yanında kirlenmek önemsiz bir detaydı. Şimdi bu duyguların ayırdına daha iyi varıyorum. Öncelikli olarak o ortamda olmaktan her zaman keyif alıyordum ve bu keyif duygusu en başta merakımı doyurabilmemden geliyordu. Alet edevatlarla istediğim şekilde uğraşabileceğim bir özgürlük ve keşif alanındaydım. Bunun dışında bilgimi, becerimi geliştirdiğimi ve gün geçtikte işi daha iyi tanıdığımı fark ediyordum. Bu hoşuma gidiyordu. Ayrıca işe yaradığımı hissediyordum; çabalarımın sevdiğim bu insanların hayatında küçük de olsa bir faydasının olması bana mutluluk veriyordu.
Ve bir de aralarında bulunduğum bu ailede hissettiğim güzel duygular vardı. Yaptıkları işten çok para kazanmadıklarını, esasında kıt kanaat geçindiklerini biliyordum. Ama bu zorlu koşullar içinde ellerinden gelenin en iyisini, keyifle yapıyorlardı. Refik amca kendiyle barışık, hoş sohbet bir adamdı, keza Nurgül abla da öyle. Aralarında daima iyi bir iletişim, saygı, işbirliği ve bunlardan doğan bir huzur vardı. Çocukları da yüzleri gülen, mutlu çocuklardı. Etrafımda pek az ailede gördüğüm bu uyumlu bütünlüklerine imrenirdim ve aralarında olabildiğim için kendimi şanslı hissederdim.
İçinde olma fırsatına sahip olduğum bu aile, mutlu bir ailede neyin olması gerektiği konusunda bilincimin gelişmesine yardım etti. Bugün biliyorum ki; saygının, sevginin ve birlik-bütünlüğün olduğu bir ailede diğer koşullar ne kadar zorlu da olsa yüzler daima gülüyor…
Emre Pekçetinkaya
Sosyal Medyada Paylaşın:

Düşüncelerinizi bizimle paylaşırmısınız ?

Bugün herhangi bir hamle yapmadan önce, risklerin potansiyel ödüllere değip değmediğini kendinize sormalısınız. Bu, biraz geri çekilmenin ve diğer insanların koşmasına izin vermenin daha akıllıca olduğu durumlardan biri olabilir. Hatalarından ders alın.

YAZARLAR / Tümü